EMEĞİN GÖLGESİ UZARKEN: 1 MAYIS’TA HATIRLAMAK VE HATIRLATMAK
Sabahın erken saatlerinde bir servis durağında bekleyen işçilerin yüzüne dikkatle bakın. Henüz gün doğmamıştır; ama hayat çoktan başlamıştır. Birinin elinde plastik bir kahve bardağı, diğerinin cebinde ay sonunu nasıl getireceğinin hesabı… Oysa takvim yaprakları bugün 1 Mayıs’ı gösteriyor: emeğin, alın terinin, insan onurunun günü.
1 Mayıs, yalnızca bir anma ya da kutlama değildir; bir hafıza meselesidir. Tarihin farklı dönemlerinde bastırılan, ötelenen ya da görmezden gelinen emeğin sesi, her yıl yeniden yükselir. Çünkü emek, yalnızca üretimin bir unsuru değil, insanın varoluşunun en somut ifadesidir. Ne var ki bugün bu ifade giderek daha kırılgan bir zemine sıkışıyor.
Günümüz dünyasında emek, klasik anlamının çok ötesinde bir dönüşüm yaşıyor. Sanayi çağının mavi yakalı işçisi yerini platform ekonomisinin görünmez çalışanlarına bırakıyor. Artık bir fabrikanın sireni değil, bir uygulamanın bildirim sesi belirliyor mesaiyi. Ama değişmeyen bir şey var: güvencesizlik.
Gig ekonomisi, esneklik vaadiyle sunulsa da çoğu zaman belirsizliğin yeni adı haline geliyor. Sigortasızlık, düzensiz gelir, sosyal haklardan mahrumiyet… Emek, görünmez hale getirildikçe değeri de sessizce aşınıyor. Oysa emeğin değeri, yalnızca üretim çıktısıyla ölçülemez; o, insan onurunun doğrudan bir yansımasıdır.
Türkiye’de ise tablo daha da katmanlı. Yüksek enflasyon karşısında eriyen ücretler, genç işsizlik, kadın emeğinin sistematik olarak geri planda bırakılması… Üstelik tüm bunların ortasında, “çalışmak” artık çoğu zaman “yoksulluktan kurtulamamak” anlamına geliyor. Çalışan yoksulluğu, modern ekonominin en ironik ve en acı gerçeklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Burada hukukun rolü kritik. İş hukuku yalnızca kurallar bütünü değil, aynı zamanda bir denge mekanizmasıdır. İşveren ile işçi arasındaki yapısal eşitsizliği dengelemek için vardır. Ancak normların varlığı kadar, uygulanabilirliği ve denetimi de önemlidir. Aksi halde hukuk, yalnızca metinlerde kalan bir iyi niyet deklarasyonuna dönüşür.
Sendikalaşma oranlarının düşüklüğü de bu dengesizliği derinleştiriyor. Oysa örgütlü emek, bireysel kırılganlıkları kolektif bir güce dönüştürmenin en etkili yoludur. 1 Mayıs’ın ruhu da tam olarak burada yatar: yalnız olmadığını bilmek.
Bugün belki de en çok sormamız gereken soru şu: Emeğin değeri gerçekten ölçülebilir mi? Eğer ölçülecekse, bunu yalnızca piyasa mı belirlemeli? Yoksa insan onurunu merkeze alan yeni bir değer sistemi mi inşa etmeliyiz?
1 Mayıs, nostaljik bir slogan günü değildir. Bir yüzleşme günüdür. Emeğin değersizleştirildiği, görünmez ve güvencesiz hale getirildiği bir çağda, yeniden hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız: İnsan, emeği kadar değil; emeğinin gördüğü değer kadar insanca yaşar.
Köşe yazarlarımızın yazılarını kaynak belirtilmek suretiyle kopyalayıp haber amaçlı yayın yapan internet sitelerinde ve yazılı basında ilave ve çıkarma yapmamak şartıyla orijinal haliyle kullanabilirsiniz.








