KADINA DAİR… ASIL SUÇ YA DA SUÇLU KİM?

İçerik Tarihi: Paz, 08/03/2026 - 13:22
Köşe Yazısı No: 4563
ANA GAZETE KÖŞE YAZARI

Kadın olmak mı suç?
Kanun koyucu olmak mı?
Yoksa sorun, hâlâ değişmeyen bir zihniyetin esiri olmak mı?
Erkek için “normal” kabul edilen pek çok davranışın kadın için “fazla” görülmesi, aslında sorunun özünü açıkça ortaya koymaktadır.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü çoğu zaman çiçeklerin, iyi dileklerin ve kutlama mesajlarının günü olarak görülür. Oysa bu tarih, aynı zamanda kadınların karşı karşıya kaldığı şiddet gerçeğiyle yüzleşmemiz gereken bir gündür.
Çünkü kadınlara yönelik suçlar yalnızca bireysel trajediler değildir. Bu suçlar, toplumların adalet anlayışını, hukuk sistemlerini ve insan haklarına bağlılığını sınayan ağır bir meseledir.
Hukuk sistemimize baktığımızda kadınlara karşı işlenen suçların oldukça ağır yaptırımlarla düzenlendiğini görüyoruz. Türk Ceza Kanunu’nda kasten öldürme suçu 81 ve 82. maddelerde düzenlenmiş ve nitelikli hallerde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülmüştür. Kasten yaralama 86 ve 87. maddelerde, eziyet suçu 96. maddede, cinsel saldırı ve cinsel istismar suçları ise 102 ve 103. maddelerde düzenlenmiştir.
Birçok suç tipi bakımından ayrıca cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli haller de bulunmaktadır.
Yani kanun koyucu, kadınlara karşı işlenen suçları ceza hukuku bakımından oldukça sert yaptırımlarla düzenlemiştir.
Ancak mesele yalnızca cezalandırma değildir.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede koruyucu ve önleyici mekanizmalar da büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda yürürlükte bulunan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, şiddet mağduru kadınların korunmasına yönelik önemli düzenlemeler getirmiştir.
Bu kanun kapsamında mağdurlar için uzaklaştırma kararları verilebilmekte, failin mağdura yaklaşması yasaklanabilmekte, iletişim yoluyla rahatsız etmesi engellenebilmekte ve mağdur için barınma, maddi destek ve kimlik bilgilerinin gizlenmesi gibi koruyucu tedbirler uygulanabilmektedir. Kolluk kuvvetleri ve mülki amirler de acil durumlarda derhal koruma tedbirleri alabilmektedir.
Kâğıt üzerinde bakıldığında hukuk sisteminin oldukça güçlü bir koruma mekanizması kurduğu görülmektedir.
Ancak burada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkmaktadır:
Cezalar bu kadar ağır olmasına rağmen kadınlara karşı işlenen suçlar neden azalmıyor?
Bunun cevabı aslında ceza hukukunun doğasında saklıdır. Ceza hukuku çoğu zaman suç işlendikten sonra devreye girer. Yani çoğu durumda önleyici değil, bastırıcı bir karakter taşır.
Oysa kadına yönelik şiddet çoğu zaman ani bir patlama değildir. Uzun bir sürecin sonucudur.
Psikolojik baskı, tehdit, ekonomik kontrol ve sistematik şiddet; çoğu zaman cinayetlerden önce gelen karanlık sürecin parçalarıdır.
Bu nedenle mesele yalnızca cezaların ağırlığı değildir. Asıl mesele, şiddetin ortaya çıkmasını engelleyecek toplumsal ve kurumsal mekanizmaların güçlendirilmesidir.
Gerçekte en önemli mesele ise toplum olarak kadına bakış açımızdır.
Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada her yıl on binlerce kadın öldürülmektedir ve bu cinayetlerin büyük bir bölümü kadının en yakınındaki erkekler tarafından işlenmektedir. Kadın cinayetlerinin önemli bir kısmı ev içinde veya aile ilişkileri içerisinde gerçekleşmektedir.
Türkiye’de de tablo çok farklı değildir.
Kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetleri toplumun en ağır sorunlarından biri haline gelmiştir. Basına yansıyan vakalara bakıldığında pek çok kadının yalnızca boşanmak istediği, bir ilişkiyi sonlandırmak istediği ya da kendi hayatına dair kararlar almak istediği için şiddetin hedefi haline geldiği görülmektedir.
Bu durum kadın cinayetlerinin önemli bir kısmının aslında kontrol, sahiplik ve güç ilişkileri ile bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Kadınlara yönelik suçların en ağır örnekleri ise savaşlarda ortaya çıkar. Tarih boyunca savaş alanlarında kadınların bedenleri bir savaş aracı olarak kullanılmıştır. Sistematik tecavüz, zorla hamile bırakma, cinsel kölelik ve insan ticareti savaşların en karanlık yüzlerinden biridir.
Uluslararası hukuk bu konuda önemli adımlar atmıştır. Ruanda ve eski Yugoslavya için kurulan uluslararası ceza mahkemeleri cinsel şiddeti açık biçimde savaş suçu ve insanlığa karşı suç olarak kabul etmiştir. Roma Statüsü ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi de benzer fiilleri savaş suçu ve insanlığa karşı suç kapsamında düzenlemiştir.
Ancak hukukun verdiği cezalar tek başına yeterli değildir.
Çünkü mesele yalnızca suçluların cezalandırılması değildir. Mesele, suçun ortaya çıkmasını engelleyecek güçlü bir toplumsal bilinç oluşturabilmektir.
Ne yazık ki bizim toplumumuzda erkek olmaya öylesine büyük anlamlar yüklenmektedir ki bazen kadın olmak neredeyse bir suç gibi görülmektedir.
Bu nedenle kanunları tartışmadan önce kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
Biz toplumsal olarak kadına nasıl bakıyoruz?
Kadına yönelik şiddet yalnızca kadınların meselesi değildir. Bu, bir toplumun adalet duygusunun, insan haklarına bağlılığının ve hukuk devletinin gerçekten var olup olmadığının göstergesidir.

Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir.
Aynı zamanda kadınların yaşam hakkının tartışmasız bir insan hakkı olduğunu hatırlama günüdür.
Çünkü bir kadının öldürüldüğü yerde yalnızca bir hayat değil, bir toplumun vicdanı da kaybolur.
Nitekim kadına karşı suç işleyen her erkeğin kız kardeşi ya da kızı olmayabilir; ancak her insan gibi onun da mutlaka bir annesi vardır.
Dileğimiz; kalbi güzel kadınlarımızın, kadının kıymetini bilen nesiller yetiştirdiği ve toplum olarak bunun meyvelerini alabildiğimiz daha adil yıllarda Kadınlar Günü’nü kutlayabilmektir.
Çünkü kadınların korkmadan yaşayabildiği bir dünya kurulmadan hiçbir toplum kendisini gerçekten özgür ve adil sayamaz.

Köşe yazarlarımızın yazılarını kaynak belirtilmek suretiyle kopyalayıp haber amaçlı yayın yapan internet sitelerinde ve yazılı basında ilave ve çıkarma yapmamak şartıyla orijinal haliyle kullanabilirsiniz.